· 

Uğur Mumcu neden öldürüldü?

Onurlu bir yaşam, ilkeli ve dürüst gazetecilik, ender rastlanır vatanseverlik ve bu yolda feda edilmiş hayat dendiği zaman, ilk aklımıza gelen isim Uğur Mumcu'dur.

 

Yıllarca Cumhuriyet gazetesinde araştırmacı gazeteci kimliğiyle haksızlıkların, yolsuzlukların, "Derin Devlet" dediğimiz Türkiye gerçeğinin ve yobazların üzerine gitmiş, "bir kişiye yapılmış haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur" diyen bu aydın insan, güzel insan 24 Ocak 1993 yılında bir suikast de yaşamını kaybetmiştir.

 

Öldürüldüğü yıl ben henüz 16 yaşındaydım. Yıllar sonra Uğur Mumcu kitaplarını okudukça, cenazesinde neden o kadar insanın olduğunu daha iyi anlamıştım. Bu topraklarda neler olduğunu, bu ülke nereye sürüklendiği soruların cevaplarını veriyordu tek tek. Korkusuzca, ölümüne...

 

Küçüklüğümün o şirin yüzlü adamı ben büyüdükçe fikirlerimi de büyütüyordu. Yıllar geçtikçe artık bazı şeylerin farkına daha rahat varınca, insan yaşadığı dünyaya lanet okuyor ve kahramanları olduğumuz dünyada daima iyilerin yok edilişine, merhametsizliğe isyan ediyor.

 

Cinayetin hemen ardından dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ve Başbakan Yardımcısı İsmet Sezgin, Mumcu'nun ailesine ve kamuoyuna cinayetin faillerinin yakalanacağı sözü vermiş, devletin ağzından bunun "devletin namus borcu olduğu" ifade edilmişti. Ancak aradan geçen koca 26 yıla rağmen cinayet üzerindeki sis perdesi kaldırılabilmiş değil...

 

24 Ocak 1993, pazar günü, Ankara'nın Gaziosmanpaşa semtinde Karlı sokakta (sonradan sokağın adını Uğur Mumcu sokağı olarak değiştirildi) Mumcu, o gün eşiyle birlikte hasta ziyaretine gidecekti (Uğur Mumcu'nun yakın arkadaşı, Cumhuriyet Gazetesi yazarı, gazeteci Hikmet Çetinkaya; Mumcu'nun suikast den üç gün önce kendisine, İlhan Selçuk ve Cüneyt Arcayürek'e öldürülebileceğini söylemiştir). Bunun farkında olan Uğur Mumcu, evden her zamanki gibi önce çıktı, arabasına doğru ilerledi, kapıyı açtı, arabasına bindi...

 

Emniyet’in raporuna göre, kontak anahtarını çevirmeden bomba patladı. Bomba, arabayı alttan ikiye bölerken, taban sacı da bütünüyle koptu. Mumcu’nun cansız bedeni, yaklaşık üç metre yüksekliğindeki duvarı aşarak 6,5 metre mesafedeki bahçeye düştü. Etrafa saçılan şarapnel parçaları sadece onun değil, tüm Türkiye'nin ciğerine saplandı ve Uğur Mumcu bir kez daha haklı çıktı.

 

Peki Uğur Mumcu neden öldürüldü?

 

Mumcu, Apo'nun kütüğü kadar, kimliği ve bağlantılarını da ortaya çıkarmak istiyordu. Eğer ölmeseydi 27 Ocak 1993 günü, 12 Mart 1971 döneminin askeri savcısı Baki Tuğ ile randevusu vardı. Baki Tuğ, Mumcu'nun ölümünden bir gün sonra konuyla ilgili şu açıklamayı yapmıştı: "Uğur Mumcu bana son dönemde Apo ve PKK ile ilgili geniş bir araştırma yaptığını, bu araştırmanın sonucunda elindeki bulguların Apo'nun MİT'le bağlantısı olduğunu söylemiş, bu konuda benimle de görüşme talebinde bulunmuş, bilgi, belge istemişti. Mumcu ile bir hafta önce görüştük, 10 gün sonrası için (27 Ocak 1993 günü) tekrar randevulaştık. Vakit yetmedi. Kendisi bir cinayete kurban gitti ve artık bu randevu gerçekleşmeyecek... Ben, PKK lideri Abdullah Öcalan'ın 1971'de yargılandığı sıkıyönetim mahkemesinin savcısı idim. Benden bazı belge ve bilgileri istedi. Ben de tetkik ettikten sonra bir şeyler verebileceğimi söyledim. Ben bunları araştırırken maalesef bu felaket oldu. Benden Apo'nun MİT ile irtibatını sormuştu. 12 Mart yargılamaları sırasında elimden böyle bir bilgi geçip geçmediğini sordu. Ben elimde böyle bir şey olmadığını, ancak araştırdıktan sonra kendisine net bir şey diyebileceğimi söyledim. Tam sonuca gitmiş olsaydı makalesini yazacaktı. Mumcu'ya verdiğim söz doğrultusunda araştırmamı sürdüreceğim. Elde edeceğim bulguları açıklamakta yarar görürsem açıklayacağım... Mumcu son altı ay içinde PKK konusunu enine boyuna araştırmıştı." (26 Ocak 1993 tarihli Milliyet Gazetesi).

 

Bu kapsamlı araştırması için, yakın gazeteci arkadaşı Emin Çölaşan'dan da yardım istemişti. Çölaşan'dan İsmet Paşa dönemine ait bir Kürt raporu alan Mumcu, "Bu çalışmada çok yoruldum, ama dört dörtlük bir çalışma ortaya çıkarıyorum." demekteydi. (Uğur Mumcu'nun son on günü, Celalettin Çetin, 9-12 Şubat 1993 tarihli Hürriyet gazeteleri).

 

Ayrıca Uğur Mumcu ve bağlantılı olarak Bahriye Üçok, Muammer Aksoy olayları hakkında en çok yazı yazan kalemlerin başında gelen Taha Kıvanç, yazılarında Uğur Mumcu suikastı hakkındaki öngörülerini şöyle anlattı: "Susurluk'tan hareketle biliyoruz ki, devlet içinde yuvalanmış çetelerle ilgili irtibatları keşfetmek için üç mahal çok önemli: Biri doğal olarak Ankara; diğeri çete mensuplarının kendi evleri gibi gidip geldikleri, üs olarak kullandıkları Almanya, sonuncusu da Papa-Ağca-mafya ilişkisi ve P-2 irtibatı sebebiyle İtalya. Uğur Mumcu Ankara'da yaşayan bir gazeteciydi; Papa- Ağca-mafya ilişkisinin izini İtalya'da sürmüştü ve son olarak Almanya'da araştırma yapmıştı. Bu sebeple, büyük ihtimalle Almanya'da rastladığı parmak izlerini sürerek İtalya'ya ulaşmış ve o sıralarda o'P-2' locasının bizdeki benzerinin varlığını kestirmişti. Bazılarının, neredeyse her gün temas halinde bulunduğu tipler olduğunu öğrenmesi onu çok şaşırtmış olmalı. Acaba, locanın kırmızı pasaportlu 'Üstad-ı Muhterem'inin kimliğini de keşfetmiş miydi?" (17 Ocak 1997, Kulis, Zaman)

 

Diğer bir yazısında; "Benim kanaatim, Uğur Mumcu'nun, Almanya'da Rabıta peşinde dolaşırken Susurluk'ta ortaya çıkan çarpık ilişkileri keşfettiğidir. Uyuşturucu, siyasi cinayet, kitle eylemleri, kara para aklanması gibi konularla çeteler arasındaki irtibatı, muhtemelen, herkesten önce Uğur Mumcu kurdu. Kurdu ve sonradan o tespitini ispatlayacak dosyaların peşine düşünce, kendisini aileden sayan, dost kabul eden, her istediğinde devlet arşivini önüne açanların bile koruyup kollayamayacağı bir mayınlı tarlaya girmiş oldu. Benim hükmüm şu: Meraklı gazeteci Uğur Mumcu'yu, o meraktan hiç hoşlanmayan birileri, vurucu güç olarak kullandıkları bir çeteye öldürttü." (1 Ocak 1997, Kulis, Zaman)

 

Uğur Mumcu, İslami Hareket ve Hizbullah'ın varlığından söz eden ilk gazeteciydi. Hemen ardından Hizbullah'ın "ölüm mangaları" ortaya çıktı. 1994 yılında hazırlanan TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu Raporu, nedense Meclis Genel Kurulu'na getirilmedi. Bu raporda olayın sürekli olarak İran yanlısı dinci örgütler üzerine kurduruluyor, basına da dinci örgütlerle ilgili pompalama yapılıyor diye yazıyordu. "Bence bu olay bunlarla bağlantılı değil. Buna askerlikte örtülü harekat denilir. İşin içinde başka güçler var..."(Evren Değer, Tuncay Özkan'ın yazdıkları Suikast Raporu, 93/96, sayfa 21)

 

Gazeteci Hikmet Çetinkaya; "Öncelikle Türkiye'de yakın tarihi iyi okumak gerekir bana göre. Kanlı 1 Mayıs'ları,Kahramanmaraş'ı, Çorum'u, İzmir İnciraltı katliamını, Sivas Madımak'ı, Gazi Mahallesini. Doğan Öz, Ümit Kaftancıoğlu, Hamit Fendoğlu, Gün Sazak, İlhan Darendelioğlu, İlhan Erdost, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Vedat Aydın, Mehmet Sincar, Gaffar Okkan, Hrant Dink, Necip Hablemitoğlu cinayetlerini işleyen tetikçilerin kimler tarafından korunup kollandığını iyi anlamak gerekmez mi? Bu ülkede çok insanımız öldürüldü. Bunca katliamın, cinayetin, devlet içinde yuvalanmış karanlık güçlerce, sivil-asker bürokratlarca, dün olduğu gibi bugün de üstlerinin örtülmesi düşündürücü değil mi?" demiştir.

 

Zaten 1993 yılı başlı başına Türkiye için en karanlık olayların gerçekleştiği uzun bir yıl oldu. Cinayetler, saldırılar, şüpheli trafik kazaları ve uçak kazalarının çokça gerçekleştiği 1993 yılı hala gizemini koruyor.

1993 de olaylar 24 Ocak'ta Uğur Mumcu'nun öldürülmesiyle başlıyor. Cumhuriyet gazetesinin sayfalarında olayın arkasında daha ilk gün "İslamcı terör" olduğu vurgulandı. Gazetenin başyazısında Uğur Mumcu'nun laikliği savunduğu için öldürüldüğü söylendi ve manşette İslami Doğuş Akıncılar cephesi ve PKK'nın üstlendiği iddia edildi.

 

Anavatan Partisi milletvekili ve eski Maliye Bakanı Adnan Kahveci, 5 Şubat 1993 tarihinde eşi ve iki çocuğu ile birlikte Bolu-Gerede yakınlarında trafik kazası geçirdi. Kahveci ve eşi olay anında hayatlarını kaybederken, 17 yaşındaki çocukları Aslıhan Kahveci yaralı olarak kurtuldu ancak, bitkisel hayata girdi ve 10 gün sonra öldü. Kahveci'nin yeni yapılan otobanda ters yola girerek kaza yapması, çeşitli şüphelerin ortaya atılmasına sebep oldu.

 

17 Şubat 1993'te Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'i Ankara'dan Diyarbakır'a götüren askeri uçak havalandıktan kısa bir süre sonra Esenboğa'ya acil iniş istedi, fakat iki motorundan birinin alev alması sonucu Yenimahalle'de yere çakıldı. Gazeteler kazanın bir ihmalden kaynaklanabileceğini yazdı. Bitlis ölümünden bir hafta önce Suriye, İran ve Irak dışişleri bakanlarıyla PKK'nın bitirilmesi için görüşmeler yapmıştı. Bitlis, PKK ile mücadelede diplomasi ve sosyo-ekonomik tedbirlere ilişkin görüşleri ile biliniyordu (ve bu haberleri Uğur Mumcu'ya uçurduğunu).i konularla çeteler arasındaki irtibatı, muhtemelen, herkesten önce Uğur Mumcu kurdu. Kurdu ve sonradan o tespitini ispatlayacak dosyaların peşine düşünce, kendisini aileden sayan, dost kabul eden, her istediğinde devlet arşivini önüne açanların bile koruyup kollayamayacağı bir mayınlı tarlaya girmiş oldu. Benim hükmüm şu: Meraklı gazeteci Uğur Mumcu'yu, o meraktan hiç hoşlanmayan birileri, vurucu güç olarak kullandıkları bir çeteye öldürttü." (1 Ocak 1997, Kulis, Zaman).

 

17 Nisan 1993'de Cumhurbaşkanı Turgut Özal köşkün bahçesinde saat 10.35'de kalp krizi geçirdi.

11.05'te köşke ambulans geldi ve Gülhane Askeri Hastanesine götürülmek üzere hareket etti. Gülhane Hastanesi yetkilileri hastanın en yakın hastane olan Hacettepe'ye götürülmesini istedi. Doktorlar, Özal'ın saat 14.30'da vefat ettiğini açıkladı. Özal'ın koruması öldürüldüğünü ve otopsi yapılması gerektiğini iddia etti fakat hastane yetkilileri kalp krizinden öldüğünü otopsiye gerek olmadığını söyledi.

 

2 Temmuz 1993'te Sivas'ta Pir Sultan Abdal Kültür ve Sanat etkinlikleri için gelen Aziz Nesin ve arkadaşları protesto ile karşılaştı. Gösteriden sonra Madımak Oteli ateşe verildi ve 33 kişi yanarak can verdi. Sabah Gazetesi manşetinde olayları İran yanlısı Aczemendi tarikatının başlattığını iddia etti.

 

6 Temmuz 1993'de Erzincan Başbağlar köyü basıldı, Sivas'ın intikamını aldıklarını söyleyen kimliği belirsiz kişiler 27 erkeği kurşuna dizdi ve 5 kadını da yakarak öldürdü.

 

Diyarbakır Lice'de 22 Ekim 1993'de PKK'lılar ile askerler arasında çatışma çıktı, Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın uzun namlulu silahla öldürüldü. Tuğgeneralin öldürülmesi üzerine başlatılan operasyonda Lice'nin üzerini siyah dumanlar kapladı. Bilanço ağırdı: 30 ölü, çok sayıda yaralı, 74 gözaltı, 400 ev ve iş yerinde ağır hasar... PKK, çok sansasyonel bir eylem olmasına rağmen Bahtiyar Aydın cinayetini hiçbir zaman üstlenmedi. Bir PKK itirafçısı yıllar sonra yaptığı açıklamalarda Aydın cinayetinin arkasında JİTEM olduğunu iddia etmişti. Aynı gün Siirt'te de düzenlenen saldırıda 13'ü çocuk, 9'u kadın 22 kişi öldürüldü. PKK ile mücadele adına yapılan kanunsuzlukları ve uyuşturucu ticareti gibi yasa dışı faaliyetleri mahkemede açıklayacağını söyleyen eski Diyarbakır JİTEM Grup Komutanı emekli Binbaşı Ahmet Cem Ersever, duruşma için gittiği Ankara'da öldürüldü. Cesedi 4 Kasım 1993 de bulundu.

 

Bunların hepsi tesadüf olmamakla birlikte, birçoğu hala aydınlatılamamış olarak gizemliliğini koruyor.

1992 yılının son yazısını, "Savaşsız ve terörsüz bir yılda buluşma dileği ile hepinize yürek dolusu saygılar ve sevgiler..." sözleriyle bitirmişti. Ama yeni yılın ilk ayında terör onu vurdu...

 

Tören gününün hafta içine denk gelmesine ve yağışlı soğuk havaya rağmen, sabahın erken saatlerinden itibaren 27 ocak 1993'te defnedildiği gün gerçekleşen ve 1980 sonrasının en kalabalık kitlesel gösterisine sahne olan cenaze töreninde yüz binlerce insan kar kış demeden Uğur Mumcu'yu son yolculuğuna uğurladı. En ücra köşedeki küçük ilçelerden bile otobüs kaldırılmış bu törene katılabilmek için. Cumhuriyet gazetesi "Yer ve gök ağlıyordu" diye manşet atmıştı. Cenaze görüntülerini buradan izleyebilirsiniz: 

https://www.youtube.com/watch?v=Cs2zvm6XJA0

 

O, bu dizeleriyle umut vermişti bize her şeye rağmen; "Tükenmez insanlarda sevgi, tükenmez insanlarda gerçek; ve sakıncalı da olsa, gelecek insanların güzel günleri...ve "Ben ölürüm ama parçalarımdan yeni benler doğar, merak etmeyin" demişti. Ama şu günlerdeki durumumuza bakınca kemiklerinin sızladığını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok sanırım. Hala yerde kan izleri, kaldırımlarda cam kırıkları...

 

Tüm yolsuzlukların, haksızlıkların üzerine gitmiş, doğru bildiklerini savunmaktan korkmamış Uğur Mumcu ve onun gibi aydınlık insanlara bu toplumun bir borcu var; çünkü Uğur Mumcu ve onun gibi bu yolda öldürülen tüm aydınlarımız kendileri için değil, çok sevdikleri halkı için öldüler. Bir konuşmasında, din sömürüsüyle iktidara gelenlere halkın gereken cevabı vereceğini söylemiştir. Peki bizi yönetenlere, onların zihniyetlerine kaç kişi sesini çıkarıyor? Belki bir avuç yazar. Peki biz gençler olarak onun yaptıklarına yaraşır şeyler yapabiliyor muyuz, ya da yaptıklarımız yeterlimi? "Suçlular, ayağa kalkın" diyebildik mi? Bunu sormalı...

 

Ölümünün hemen ardından Ataol Behramoğlu'nun yazdığı şiirin üstüne eklenecek hiç ama hiçbir şey yok:

 

"Günümüzde insan olmanın çok ağır bedeli var. Ya parçası olacaksın alçaklığın, ya seni parçalarlar. Oysa insan olmak, çoğalabilmektir başkalarıyla. İnsansın, birinin canı yanarken senin de canın yanıyorsa. Bir bombayla canına kıyılan, çoğalmasını bilen biriydi...Daha az Uğur Mumcu'yduk dün, daha çok Uğur Mumcu'yuz şimdi..."

 

Arzu Şen

 

 

Kommentar schreiben

Kommentare: 1
  • #1

    kubilay (Freitag, 14 Dezember 2018 12:26)

    Soluksuz okudum...muhteşem bir yazi