· 

Türkiye'de Kadın olmak!

'Sert bir rüzgar mı, yoksa bir nefes mi savurdu bir şehirden diğerine direnen ruhunu? Doğurmak, doğurduğunu büyütmek ve savaşmak kodlanmıştı yüzyıllardır ruhuna. Savrulurken takılıp kırılan topuğu değil, kalbiydi aslında...' 
 
Bu dünyada kadın olmak o kadar zor ki, ancak kadın olanlar ne demek istediğimi anlar. Ama bizim erkek egemen toplulumuzda kadın olmak çok daha zordur. Türkiye şartlarına bakılırsa bir kadın olarak hayata 1-0 yenik başlıyorsunuz. Dolayısıyla yazımı sadece 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde değil, her gün anılması ve sahip çıkılması gereken tüm kadınlarımıza ithaf ediyorum.
 
Türkiye'nin her neresinde yaşarsak yaşayalım, kadın olmak demek, tacizle yaşamayı, başı dik, fakat gözleri yere bakarak yürümeyi öğrenmek demektir. Küçük bir gülümsemenizin arkasında bile 'bana yazıyor bu' diyen erkekler var bu ülkede. Buna bizzat kendim şahit oluyorum sürekli ve erkeklerin 'havalı' olarak tanımladığı bayanların aslında 'koruma mekanızması' oluşturduklarını ve ben dahil tahammül sınırlarımızı zorlayan erkekler yüzünden sert kalıplara büründüğümüzün farkına varıyorum. Bu ülkede kadın olmak demek, sürekli çabalamak ve sabretmek, ön yargıların esiri olmak demektir. 
 
Özgecan'ın ardından kadın olarak o kadar dolmuşuz ki, bu acı olaydan sonra ülkemde bir çok kadın suskunluğunu bozdu ve Özgecan'ın babası insanlık dersi niteliğinde konuşmaları ile yürekleri deldi geçti. 'Her bireyin peşine jandarma takamayacağımıza göre, hepimiz kendi vicdanımızın jandarması olmamız gerek' cümlesi beni çok etkiledi ve toplum olarak 'biz nerede yanlış yaptık?' sorusu ile yüz yüze geldik.
 
Evladını yitirmiş, acısıyla boğuşan bu örnek baba bile o durumda çözüm üretmeye ve güzel nasihatları ile insanları bilinçlendirmeyi çalışırken, AB Bakanımız Volkan Bozkır 'Benim kızımın başına böyle bir olay gelseydi ben elime silahı alır bunun cezasını kendim verirdim' diyor. Peki şiddete şiddetle cevap verirsek bizim bu canilerden ne farkımız kalacak? Burası Texas değil ki, herkes elini kolunu sallayarak adaleti kendi eline alsın. Devlet bile örnek tablo çizmedikec ve insanlarımız zaten ezelden beri vicdan muhasebesi de yapmayınca gazeteler yine üçüncü sayfalarda gözü dönmüş tecavüzcülerle, şiddet uygulayan eş ve abilerle, namus adına işlenen cinayetlerle dolu olacak. Kadın olmak; kanayıp ölmemek gibi bir şey bu ülkede ve üzgünüm; ben pek umutlu değilim geleceğe dair. Nasıl olabilirim ki? Yüzyıllardır namus töre uğruna tüm 'namussuzluklar' kız çocukların kanıyla temizleniyor; çünkü Türkiye'de kadın olmak apaçık 'Ünzile' olmak demektir.
 
Bu ülkenin kurucusu Atatürk, 1930'lu yıllarda Türk kadınına dünyadaki birçok çağdaş ülkeden önceden hak ettiği hakları verdiğinde umutlanmıştık, fakat geldiğimiz nokta içler acısı. Şu an 'Türkiye nereye gidiyor' sorusunu soruyor herkes birbirine.
Her şeyden önce Türkiye'nin başlı başına bir kimlik sorunu var. Kafamızı Doğu'ya yönelttiğimizde fazla moderniz. Kafamızı Batı'ya yönelttiğimiz de ise Avrupalılara göre yobazız. Peki size soruyorum: Biz neyiz? Avrupa seviyesinde mi olmak istiyoruz, yoksa İran veya Yemen gibi ülkelerle mi kıyaslanmak istiyoruz (ki istatistiklere bakılırsa onlarla neredeyse aynı seviyedeyiz)? Bu 'ortada sıkışmışlığın' acısını her gün yaşıyoruz ülkemizde. İstanbul Batıyı temsil ederken, atıyorum bir Mardin'de Türkiye'yi temsil ediyor, ama arada dağlar kadar fark var. Modernlikle geleneksellik arasında bocalayan; bir tarafında Reina gençliği, diğer tarafta töre cinayetlerinin işlendiği ülkemizde kimlik sorunu yaşamamak mümkün değil ki! 
Bu uçurumu ancak eğitimle ortadan kaldırabiliriz. 'Asarız, keseriz'lerle ancak günümüzü kurtarırız, ama yarınları asla.  Sorunları kökünden kazımadığımız sürece asla bir değişim ve ilerleme kaydedemeyeceğiz ve yağmurdan kaçarken hep doluya tutulacağız.
 
Tüm sorunların kaynağı ataerkil, erkekleri pofpoflama, kadınları ise ezen düzen daha çocukken 'ayıp' kelimesiyle haşır neşir olmakla başlıyor. Türkiye'de kadın olmanın zorluğundan bahsederken, birazcıkta kadınları eleştirmek gerekir. Daha doğar doğmaz başlar kimi yerde kadının kederi. Oğluna hiçbir iş yaptırmayan, arkasından yatağını toplayan, 'aman oğlum, canım oğlum sen yorulma, ablan, kız kardeşin yapar oğlum' zihniyetiyle yetiştirilmiş erkeklerin egemen olduğu bir toplumda kadın olmak tabi ki zordur. Erkek sünnet olur, büyük törenler düzenlenir, kuzular kesilir ve festivallerle tesçillenir. Erkek kardeşinin cinsel organı mahallenin yarısına sunulurken, daha üç yaşındayken eteğinin açılması büyük skandal yaratacak şekilde 'düzgün otur kızım' gibi bir namus anlayışıyla çocuğun körpecik kafasına sokulur. Erkek askere gider yine aynı curcunalar kopar. Kız ise küçük yaştan itibaren dikiş, nakış, yemek yapmak, yani kısacası iyi bir ev kadını olmak için bir kalıba sokulur. Bir kız, genç kızlığa adım atarken bunu ifade edemez bile, sanki suç işlemiş gibi utanır, saklar. Göğüslerin çıkmaya  başladığında utançtan ne yapacağını şaşırır, bol tişört beden derslerine girer, koşarken zıpladıkları belli olmasın diye kambur durur. Üstelik bu değişimin farkında olan bir tek sen değilsindir. Yolda yürürken, denize girerken, bakkaldan ekmek alırken bakışlarda bir tuhaflık hissedersin. Yıllardır abi, amca dediğin adamların gözündeki ince şeytanlığı yakalarsın ve kendini savunmak için çabucak büyümek istersin. Çok sonra anlarsın bir çok kadının kamburluğunun, kendine güvensiz duruşunun sütyenli ilk beden dersinden, bu bakışlardan ve tacizlerden kaldığını. 
 
Ve burada anladığım bir şey daha var; cinsiyet ayrımcılığının en büyüğünü kadınların yaptığını. Kabul edere sessizliğe bürünerek, fırsat vererek; kendi kuyularını kendileri kazıyorlar. Kendi yaşadıklarını çocuklarının da boyunlarına yüklüyorlar...
Anlayacağınız bu topraklar kadına hep yapamayacaklarını, erkeklere ihtiyacı olduğunu hissettirir. Kadında bu role alışır; çünkü herkesçe 'doğru' budur. Geleneklerin bile küçük aşağılamalarla bezenmiş (gelinin beline kırmızı kuşak bağlanması gibi, çarşaf asma gibi...)
Dolayısıyla evlilik çok kutsaldır toplumumuzda. İnsanın kocası döver de sever de, gider çapkınlıkta yapar ve tüm bunlara katlanmak Türk Kadını için erdemdir. Hem çocuklarını düşünmelidir. Yalnız bir anne olarak çocuk yetiştirmek de ayrı bir zorluktur. Geleneklerden kurtulmayı başaramayan, geleneklerin gündelik hayata yön verdiği pek çok yerde böyledir bu. Görücü usulü evlenip, az dayak yiyorsan şanslısındır. Bir de üstüne erkek evlat doğurduğun zaman 'ideal kadın'sındır. 
Özel hayatı ya da iş sebebi ile yalnız yaşama mecburiyetinde olan kadın, attığı her adımda izlenir, bir falsosu varsa hemen yargıya alınır, hakkında hükme varılır. Evli değilse hemen 'evde kaldı' denilir. Halbuki bir kadın bekarsa, o onun tercihidir ya da aldığı yaralar o kadar ağırdır ki, yalnız kalmayı yanlış bir kalpte olmaya tercih etmiştir. Her 'ben yalnız yaşıyorum' denildiğinde insanlar kadını belirli bir kalıba sokmaya çalışıyor. Erkekler ya potansiyel av olarak, kadınlar ise 'kötü kadın, kocaları için tehdit' olarak görür. Hangi ülkede kadın dul, belli bir yaştan sonra evlenmedi, ya da yalnız yaşıyor diye cinsel fantezilerinin birinci durağı olur, soruyorum size? Bir kadının başında erkek yok diye onun otomatikmen 'namussuz' olduğu anlamına mı geliyor bu? İlla sahipli mi olmalı, illa senden kendini koruyup sakınmaya mı çalışmalı, illa rahat etmek için parmağına yüzük mü takmalı?
 
Türk erkeklerine kalsa 'eğlenilecek ve evlenilecek kadın modeli' direkt süzgeçten geçirilir, ama bunu yaparken kimse bi aynada kendisine bakmaz. Halbuki erkeğin çapkınlığı mübah, kadınlarınki günah 'uydurması' sizin yazısız kuralınızdır; çünkü bizim dinimizde kadın-erkek için aynı kurallar geçerli ve bunu adınız gibi biliyorsunuz. Siz değil misiniz 'cennet anaların ayaklarının altındadır' diyen ve anaların kafalarının üstünde tepinen? Kadınların başlarını ezen babalar, amcalar, dayılar, dedeler, hatta yasalar değil midir? Dolayısıyla siz din-iman, namus-şereften söz edecek  en son insanlarsınız kanımca. Zaten asıl bu kuralları koyup, başımızda sözde 'namus bekçiliği' kesilenlerdir aynı zamanda namuslara göz diken. Ve asıl tehlikeyi mini etek giyen kadınlar değil, bundan tahrik olan 'mini beyinler' oluşturur!
 
Dolmuşa-otobüse binmekten, istediğimi giymekten, terleyince hırkamı çıkarmaktan ya da gece belli saatten sonra yalnız dışarı çıkmaktan çekinir oldum. Ben neden her kısa etek giyişimde rahatsız oluyorum ki?  Geceleri sokağa çıktığında bile 'acaba nereden geliyor, acaba nereye gidiyor' bakışlarınla süzülüyorsun.  Üçten fazla erkek arkadaşın varsa hemen yakıştırmalar yapılıyor. Yolda yürürken laf atarlar diye sürekli yere bakarak hızlı hızlı yürümek ve sürekli hareketlerinizi kısıtlamak zorundasın bu ülkede. Sanki medeniyette yaşamıyoruz da, vahşi doğada aslanların arasında ceylan olarak yaşıyoruz gibi bir şey.
Kadın olmak; atılan her adımda birden fazla kişinin sorumluluğuyla yaşamak demektir. 'Elalem ne der' sorusunun bir ömür boyu kulaklarda çınlaması demektir. Babaya, sevgiliye, kocaya bağımlı yaşamak demektir. Bu bağımlılığın kırıldığı noktada çoğu zaman 'fahişe' damgasını yemek demektir. Sonrasında yine bin bir güçle ayağa kalkabilmek demektir.Kadın olmak berdelin anlamını öğrenmektir. Pantolon ağlarında gelişmiş bir kısım karşı cinsin, hemcinslerine yaptıklarına şahit olmaktır. Kadın olmak erkek egemen toplumda onların gibi meclislerde, kürsülerde, patron koltuklarında oturmak için, tüm ön yargılara rağmen, kat kat daha çaba göstermektir. 
 
Herkesin sizin hayatınıza karışma hakkını kendisinde gördüğü; siz talep etmediğiniz halde korunmaya muhtaçmışsınız gibi davrandığı; bağımsızlığınıza düşkünseniz sürekli bir mücadele halinde yaşamak zorunda olmak ve kendini 'modern olarak' tanımlayan erkeklerin bile yeri geldiğinde 'yok, benim kız kardeşim yapmaz vs' gibi abuk sabuk laflarını duyduğumuz bir ülkede yaşıyoruz. Zordur be kadın olmak. Hele Türkiye'de insan olmanın bile zor olduğu bu coğrafyada, kadın olmak bir başka zordur.
 
Kadın olmak kadınlığı fedakarlık olarak görüp; cinsiyetini, cinselliğini yaşamadan yaşlanmaktır. Kimlik sahibi olmak nedir, birey olmak nedir, benim haklarım nelerdir, aşk nedir, sevgi nedir diye sormadan, sordurulmadan zamana yenilmek ve boyun eğmektir. Hümeyra'nın seslendirdiği ve Bora Ayanoğlu'nın yazdığı 'Kadın olmak' şarkısının bir kıtası geldi aklıma; 'Bana herkes sahip, benim hiç hakkım yoktur. Ben akıldan yoksun, ama vazifem çoktur. Adem'in yediği elma hep benden mi sorulur? Çünkü adım kadın, kadınım hükmüm yoktur...'
 
Bu durumda iki yön levhası görünür kadına. Birincisi tüm güdülerini bir kenara kaldırıp gelenekler ve toplumsal değerler çerçevesinde boyun eğerek yaşamak. İkincisi ise aykırı olmayı, farklı olmayı tercih edip, ötekileştirmeye göze alarak baş ağrılarıyla boğuşmak. Böyle yerleşmiş bir temelin üstüne yeni bir temel atmak isteyen modern bir kadın için Türkiye'de kadın olmak zordur; çünkü rivayete göre kız kısmına aslında susup oturmak düşer. Bir kadının ayakları yere basıyor ve hakkını arıyorsa, o kadına direkt feminist sıfatı yakıştırılır; çünkü feminizm bu ülkede bir fikir değildir, küfürdür. Sizin feminizm olarak adlandırdığınız şey aslında 'güçlü kadın olmaktır.' 
 
Dolayısıyla kadın olmak; soru sormak hakkına, düşünmek hakkına, okumak hakkına, saygı görmek hakkına sahip olmaktır. Bin bir güçlükle olsa bile, nihayet kadın olduğunu fark ediyor olmaktır. Nihayet kadınlığın kölelik değil, insanlık olduğunu anlayabilmektir. Bunun için mücadele vermektir. Türkiye'de kadınlığın zorluluğunu fark edip, çizilen sınırların içinde hapis olmamaktır. Başkaldırmaktır. Ses çıkarmaktır. BEN VARIM, BURADAYIM diyebilmektir. İnadına ileriye gitmektir. İnadına mücadele etmektir. Kadın olmayı anlamayanlara anlatmak için savaşmaktır. Kadınların birbirlerine kenetlenmeleridir.
Arzu Şen

Kommentar schreiben

Kommentare: 0