· 

Maraş Alevi Katliamının perde arkası

Türkiye'nin "kara lekesi" olan ve aradan tam 40 yıl geçmesine rağmen hala hak yerini bulmadığından, kendimi bu yazıyı yazmaya zorunlu hissettim. Ben Alevi değilim, sadece İNSANIM. Sadece bundan dolayı adaletsiz ve haksızlığa karşı kalemimi konuşturdum.

 

19-26 Aralık 1978 "Maraş Alevi Katliamı'na" karşı faşistçe zihniyetle hareket eden ve duyarsız kalanlar insan olamaz! Bu yazımı, Maraş'ta "hunharca" öldürülen 150 (belki de daha çok) insanlara ve ailelerine ithaf ediyorum.

 

O dönemler Türkiye'de siyasi nedenlerden dolayı gergin bir ortam var. Nisan'dan Aralık ayına kadar süren ve özellikle Alevilerin yoğun olarak bir arada yaşadığı kentler hedef alınarak, faşist provokasyonlar başlatılıyor. Sayısız insan öldürülüyor, bombalar atılıyor. Elazığ, Erzincan, Maraş, Malatya, Sivas, Çorum gibi illerde MHP stratejisine uygun bir biçimde Türk-Kürt-Alevi-Sünni çatışması ve büyük toplumsal olaylar yaratarak iktidarı başarısız kılma ve ardından otoriter bir devlet yönetimi uygulamak için yoğun çabalar harcanıyor.

Dönemin Başbakanı Ecevit ve İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı olayların Ülkü Ocaklarıyla ilişkisinin bulunduğunu açıklıyor ve bunun üzerine Süleyman Demirel (AP) ve Alpaslan Türkeş (MHP) sert açıklamalarda bulunuyorlar. Bülent Ecevit, kimlerden korkup engellendiğini bilemiyoruz, ama bomba ve ülkücülerle ilgili açıklamalarından geri adım attığı ve olayları bildiği halde açıklık getiremediği kesindir. Bunun üzerinden de prim yapmaya çalışan Türkeş; "Hükümetin acizliği ve beceriksizliği bir kez daha kanıtlandı, daha fazla kardeş kanı akmaması için hükümet; "Ecevit istifa etmel" diyerek tepkisini ve iki yüzlülüğünü göstermiştir.

 

Bu memleketi yönetenler, saltanatlarını yürütebilmeleri için, hep senaryolar üreterek halkı karşı karşıya getirip kan dökmüşlerdir. Kimi zaman bunu, halkın dini duygularını sömürerek yapmışlardır. Türkiye tarihinde de bunun örnekleri çoktur. Bu katliamlardan biri olan 24 Aralık Maraş Katliamı, sınıf mücadelesinin giderek geliştiği döneme denk gelmektedir (bu olaylar sağ-sol, Alevi-Sünni çatışması değildir. Katliamların arkasında ABD (CİA), MİT, devletin içindeki Kontrgerilla (Ergenekon) bulunmaktadır. Irkçı (faşist) ve şeriatçı örgütleri de taşeron olarak kullanmışlardır. Bu amaçlarını, sağ-sol, Alevi-Sünni çatışmasıyla kılıflamaya çalışmışlardır.

 

Maraş, bu ilde yaşayanların büyük kısmının Sünni olmasından kaynaklı olarak, bilinçli bir tercihtir. Maraş'ın sosyo-kültürel yapısından yararlanarak, Sünni taban üzerinden oyunu tezgahlamaya başladılar. Başta Yörükselim Mahallesi'nde, Kürt, Alevi devrimci-demokratların gittiği kahveyi tarayarak, herkesin saygı duyduğu, sevdiği Dersimli Gijik Dede isminde yaşlı bir insanı öldürdüler (3.Nisan). Esas katliamı Gijik Dede'nin cenaze töreninde yapacakları, ancak tam hazırlıklı olamadıkları için erteledikleri daha sonra anlaşılıyor.

Ardından, Cüneyt Arkın'ın "Güneş ne zaman doğacak" adlı faşist içerikli filmini sinemada oynatırlar. Film oynarken içeride ses bombası patlatılır ve "Komünistler sinemayı bombaladı, ne duruyorsunuz" diye insanlar tahrik edilir. "Komünistler Moskova'ya", "Başbuğ Türkeş" gibi sloganlarla sokaklara çıkan kalabalık, sabaha kadar devrimci, demokrat, Alevi vatandaşların iş yerlerini tahrip eder ve yağmalar. Polisin olaya el koyarak, olayın ülkücüler tarafından yapıldığını ispatlaması sonucu bazı kişiler gözaltına alınır. Patlamanın arkasındaki kişinin Ökkeş Kenger (Şendiller) olduğu anlaşılır (bu ismi aklınıza kazıyın!) Amaç belli: Halkı kışkırtmak, tahrik etmek ve isyanını sağlamak için solcuların attığı süsü vermek!

 

21. Aralık'ta Türk ve Sünni kökenli olan iki demokrat öğretmen Mustafa Yüzbaşıoğlu ve Hacı Çolak'ı katlettiler. Cinayet bir perşembe günü işlendi, çünkü bir gün sonra Maraş'ın tüm köylerinden insanlar cuma namazına şehre akın edecek ve kışkırtıcı ortam yaratılacak. Köylere Alevilerin Camileri yakıp yıktığına, katliam yapacaklarına dair "asılsız" haberler salınıyor (olayların muhatabı bölge halkı da bu katliamın bizzat devlet tarafında örgütlendiğini hep söylemişlerdir. Darbenin nereden geldiğini, kimden geldiğini birebir yaşamışlardı. Ancak, olayı birebir yaşamamış olanlara katliamın devlet planlı olduğunu izah etmek biraz da zordu, çünkü Türk Basını olayı da çarpıtarak mezhep çatışması, sağ sol kavgası olarak lanse edilmişti ve bu yanlış algılama kısmen de olsa hâlâ devam ediyor). 

 

Ayrıca  öyle hazırlıklar yapılmıştır ki, Türkiye genelinde örgütlü, eli kanlı faşistler önceden Maraş'a yerleştirilir (Ankara’da 7 TİP’li genci acımasızca öldüren ve Susurluk skandalına karışan Haluk Kırcı, Ünal Osmanağaoğlu, Bünyamin Adanalı gibi ülkücü canilerin, katliam günü Maraş’ta olmaları da tesadüf değildir). Kimse bilmesin diye de yılbaşı yaklaştığı için, bunlar milli piyango bayilerine yerleştirilir. Bu 26 "sözde piyangocu", her gün Maraş'ı dolaşır ve rapor toplarlar. Olaylar başlamadan günler öncesinde Alevi vatandaşlara ait ev ve iş yerlerine nüfus sayımı yaptıklarını söyleyen bazı kişilerce işaretler konuldu. Olaylar başlayınca saldırganların ele başları, "Üzerinde işaretli evleri yakın, yıkın, diğerlerine dokunmayın" diyecekti. (1979’da Milli Piyango İdaresi’ne sorulduğuna, bu kişilerin kendi çalışanları olmadığını bildirmiştir). Aynı zamanda da şehir merkezindeki bazı sağ görüşlü esnaflar, işyerlerinin camlarına üç hilalli MHP bayrakları astılar ve çeşitli sağ içerikli sloganlar yazdılar.

Ve önemli bir detay daha var: Daha önce, özellikle Alevi ve Sünni vatandaşların yaşadığı şehirleri gezerek çeşitli araştırmalar yapan ABD Büyükelçiliği 1. Katibi Alexander Peck katliamdan bir hafta önce Maraş’a gelerek başta MHP olmak üzere çeşitli sağcı parti, dernek ve sendikaların yöneticileriyle bir toplantı yaptı (Peck’in adını vermese de dönemin Maraş Emniyet Müdürü Kazım Ulusoy da bazı ABD’lilerin Maraş olaylarından önce kente geldiklerini, otelde konakladıklarını doğruluyor. Maraş’tan sonra aynı şahıs Çorum, Tokat ve Amasya’da da görüldü. Katliamlardan bir hafta önce ise CIA Ajanı Paul Henze'nin Maraş'ta görüşme yapması ile bu olayların planlanması ile parmağının olduğunu iddia ediliyor).

 

Bunların dışında, Maraş çevre köy ve ilçelerinden getirilen Sünni halka, "Komünistleri öldüreceğiz. Mallarını size dağıtacağız. Hazırlıklı gelin. Bir komünisti, bir Alevi-Kızılbaşı öldüren kırk defa hacca gitmiş gibi kabul olunur" şeklinde fetvalar veriliyordu. İki öğretmenin cenaze töreninde kalabalık şehir merkezine girince, (Türkiye'nin dört bir yanından Maraş'a getirilen çok sayıda Kontrgerilla elamanı, ülkücü eli kanlı faşist cellatlar, kitleye dört bir yandan saldırdı. Bir yandan da cami hoparlörlerinden tüm şehre "Ne duruyorsunuz? Komünistler, Kızılbaşlar camiyi yaktılar, Ulu Cami'nin imamını minareye astılar... Yakın, yıkın..." şeklinde anonslar yapılır. Diğer taraftan Maraş Belediye hoparlöründen "Dikkat dikkat, Kahramanmaraşlılar, Kızıllar iki kardeşimizi şehit ettiler, Allah için Kızıllara geçit vermemek için hat boyunda buluşalım." Maraş müftüsü "resmi" araçlarla kenti dolaşıp, kışkırtıcı konuşmalar yapıyordu ve mahalle muhtarları silah dağıtıyordu (Bunları daha sonraları tutuklananların ifadelerinden öğreniyoruz ve söylerken de "pişmanız, bizi kandırdılar" diyorlardı).

 

Cuma günü saat ikide verilen cenazeler yeni camiye doğru yola çıkartıldı. Cuma namazından çıkan kitle, yürüyüş kolunu görür görmez "Alevilerin, komünistlerin namazı kılınmaz" şeklinde sloganlar atarak taş, sopa ve silahlarla cenaze yürüyüşüne katılanlara saldırdılar. O günkü saldırılarda tatmin olmayan saldırganlar, Cumartesi günü saldırılarına devam ettiler. Saldırılar 26 Aralık Salı gününe kadar aralıksız sürdü ve en ağır darbelerine 24 Aralık'ta aldı, yani bugün tam 40 yıl önce.

 

23 Aralık gününün ilk saatlerinde katiller önceden evleri işaretlenmiş yerlere gruplar halinde hareket eder. 3000-5000 kişilik grupların önünde elleri silahlı, yüzleri maskeli Belediye hoparlöründe; "Dünkü olaylarda Komünist ve Aleviler tarafından şehit edilen üç din kardeşimizin cenazesi kalkacaktır. Bütün din kardeşlerimiz buna katılsınlar. Son görevlerini yapsınlar" diye aralıksız anons yapılmaya başlanmıştır. Cami imamları da bulundukları camilerde aynı biçimde propagandalarını sürdürmüşlerdir. Bu anonslar, katliamın başlama işaretidir.

 

Saldırgan grupların (Sağcı ve Sünniler) "Komünistler Moskova'ya" parolasıyla evlerin kapılarını duvarlarını kırıp, ellerinde silah, balta, kılıç, demirlerle insanlara kadın çocuk ve ihtiyar demeden adeta kudurmuş köpek gibi insanlara saldırıp "Allah için savaşa" sloganları atan Allahsızlar çocukları ağaçlara çivilediler, kurşunlara dizdiler...55 kez kafasını bıçaklayarak vahşice öldürdüler, kolları kafaları baltalarla kestiler, hamile kadınları bıçakladılar, bebekleri iki bacağından ayırdılar, gaz yağı dökerek işkence ettiler, ihtiyarları kazana koyup kaynattılar, diri diri yaktılar, ölü kadınlara tecavüz ettiler, doğradılar, hunharca katlettiler.

 

Aleviler günlerce ablukaya alındı. Evler uzun mevzili silahlarla tarandı. Evlere benzin dökülerek yakıldı. Evlerden taşınan eşyaların yanında canlı hayvanlar bile ahırlardan çıkartılıp saldırganlar tarafından bölüşüldü. Tüm ailesini kaybetmiş bir görgü tanığı; "Yıllarca yan yana yaşadığımız kendi komşularımız Alevilerin evlerini gösteriyorlardı..." diyordu. Diğer bir görgü tanığı ağlayarak şunları diyor; "Bizi katletmek isteyenlerin bazılarıyla aynı okul sıralarını paylaştım. Aklımızın ucundan geçmezdi bir gün bize saldıracakları..." 

 

MHP bayraklarının asıldığı, sloganların yazıldığı ev ve iş yerleriyse bir zarar görmedi. Yüzyıllarca beraber yaşadığın, kapı komşu olduğun, beraber oynadığın, aynı okulu paylaştığın insanlar, günün birinde devlet tarafından organize edilmiş bir katliama ırkçı/faşist katiller ile birlikte evine, iş yerine ve çocuklarına saldırıyor, tecavüz ediyor, vahşice linç ediyor, yakıp yıkıyor.

 

Bütün bu saldırılar olurken devlet yetkilileri olaylara müdahale etmedi. Askerler; "Yukarıdan olaylara müdahale edin" diye emir almadıklarını söyleyip seyirci kaldılar. Kıbrıs'a iki saate girmekle övünen ordu, Maraş'a beş gün sonra girebildi. Tanklar mahallelere doluyor, ancak iş işten çoktan geçmiştir...

 

İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, Maraş'a geldiğinde ve hükümet binası önünde halka hitap ettiğinde olayları solcuların üzerine yıkıyor. Aslında saldırganları yatıştırmak için uydurulmuş bir yalandır bu. Cesetleri gören Özaydınlı dehşete kapılır ve orada istifa kararını alır. İstifasının ardından olayların açığa çıkartılması için özel bir ekip görevlendirir ve hazırlanan ayrıntılı rapor, İçişleri Bakanlığına sunulur. Ancak raporun içeriği gizli tutulur. Eylemcilere müdahale edilmesini isteyen eski İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’ya, 2. Ordu Komutanı İbrahim Şenocak; "Paşam, sizi severim ve sayarım ama emirleri Ankara’dan alırım" der. Yani İrfan Özaydınlı susturulur. Onun yerine Fehmi Güneş göreve gelir.

 

Ardından askerlere ceset toplamak için görev verilir. Cesetler çıplak şekilde bir tıra koyulur. Morga götürüp, kimlikleri belli olanları ailelerine teslim edilir. Çoğu cesetler yakıldığı ve tanınmaz hale geldiği için, kimlik tespiti günlerce sürer.

 

1978 yılının 19-26 Aralık günleri arasında yaşanan olaylarda 150 kişi öldürüldü (görgü tanıkları 500'den çok diyor), 1350 kişi yaralandı. Alevilere ait 200’ün üzerinde ev yakıldı, 100’e yakın iş yeri tahrip edildi. Savcılığa göre, katliama karışanların sayısı 1350 kişiydi. Bunların 752’si ilk etapta tutuklandı. Davalar 23 yıl sürdü. 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1–24 yıl arasında ceza aldı. 1991’de çıkan TMK ile ceza alanların bir kısmının yattığı yıllara sayılarak ertelendi, diğerleri serbest kaldı. Katliamda birinci dereceden rol aldığı belirtilen 68 kişiye ise hiç ulaşılamadı. Olaylardan sorumlu olarak tutuklanan saldırganlar az cezalarla kurtuldular. Olayların esas tertipçileri ve ele başları hiçbir zaman yakalanmadı, onlardan hesap sorulmadı. Ceza alanlar; çöpçüler, hademeler, bekçiler ve ev hanımları gibi fakir, kandırılmış insanlardı. Bu katliamın esas yöneticilerinden bazıları daha sonra politikaya atılarak, parti yöneticisi, milletvekili, bazıları ise iş adamı oldu. Olaylarda gözaltına alınan devrimci ve demokratlar günlerce işkence gördü. Kimi gözaltında katledildi, kimi sakat kaldı. Özellikle dönemin Sıkıyönetim Komutanı Yusuf Haznedaroğlu bu olayların sorumluluğunu solculara yüklemek için özel bir çaba harcadı.

 

Bu katliamdan sonra kendini güvende hissetmeyen Alevi-Kürtler bölgeyi terk ettiler. Güneydeki kentlere ve özelikle de yurt dışına göç ettiler. Bu illerin bugün dincilerin ve şeriatçıların elinde olmasının sebebi de budur. Devlet yurt dışına göçü teşvik eder ve büyük oranda da başarılı olur. İnsanlara pasaport bile verilir. Yurt dışına insan kaçırmak için kurulan şebekeler, Maraş'ta ofis bile açarlar. Vizeler alınır, sınır kapıları açılır. Aynı kaçış; Dersim, Malatya, Çorum gibi Alevilerin yoğun yaşadığı alanlarda da sürer. Bugün Pazarcık, Dersim ve Malatya’nın Alevi yerleşim yerleri bomboştur. Nüfus büyük oranda gerilemiş durumdadır. 

 

O zamanın CHP milletvekili Oğuz Söğütlü, Kahramanmaraş'ta yaşananların açık soykırımdan başka bir şey olmadığını, Alevi nüfusun yüzde 80'inin kenti terk ettiğini söylemiştir. Olaylar nedeniyle Diyarbakır, İzmir, Suriye-İran-Irak gibi sınır boylarını çevreleyen iller de dahil olmak üzere birçok ilde sıkıyönetim ilanı gündeme gelmiş ve 26 Aralık 1978 saat 7.00'den itibaren İstanbul, Ankara, Kahramanmaraş, Adana, Elazığ, Bingöl, Erzurum, Erzincan, Gaziantep, Kars, Malatya, Sivas ve Şanlıurfa olmak üzere, toplam 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiştir. Daha sonra bu illerin sayısı arttırılmıştır. Bütün Kürtlere bir gözdağı verilmiş ve 12 Eylül darbesine giden yolun mihenk taşlarını da böylece döşenmiştir.

 

12 Eylül Darbesinde solcuların üstüne gidildi. Maraş olayları onların üstüne yıkılmaya çalışıldı ve yine bir sürü insan işkence altında öldürüldü ve idam edildi. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkartıldı.

3854 öğretmenin ve 47 hakimin görevine son verildi. 517 kişiye idam cezası verildi. 300 kişi kuşkulu şekilde öldürüldü. 50'si asıldı. 171'i işkencede öldürüldü ve cezaevlerinde toplam 299 kişi öldü. Gözleri kapalı halde yanlış ifadeler imzalattırıldı. Zorunlu din dersi getirildi. Demirel ve Ecevit'in siyasete girmeleri yasaklandı. 400 gazeteciye toplam 4000 bin yıl hapis cezası istenildi. Açlık grevinde ölenler, intihar edenler...İnsanın kanını donduran bu liste böyle uzayıp gidiyor.

 

Arkasından gelen iktidar, ülkeyi "Yeni Dünya Düzenine" adapte etme politikalarını sürdürdü ve günümüze kadar gerçekleştirilen ve bugünkü AKP iktidarının altyapısını oluşturdu. Hazırlıkları günler öncesinden yapılan Maraş Katliamı sırasında dönemin Emniyet Müdürü bugün AKP’nin ikinci adımı olan Abdülkadir Aksu’ydu (Katliamın planlayıcıları arasında Adalet Partisi İl Başkanı Faruk Kadıoğlu ile dönemin Maraş Belediye Başkanı Ahmet Uncu da vardı). Dönemin Maraş CHP milletvekili Alevi-Kürt kökenli Hüseyin Doğan katliamdan hemen sora yapılan CHP grup toplantısında şu görüşleri ifade etmişti; "Kahramanmaraş’ta olan bir savaş değildir. İç savaşın silahlı iki tarafı olur. Kahramanmaraş’ta olan bir katliamdır. Bunun adına anarşi denmez. Sağ-sol çatışması da denmez. Bu, Alevi-Sünni çatışması da değildir. Bunlar içinde aransa bile bu planlı ve örgütlü bir faşist saldırıdır. Çevre illerden Maraş’a getirilen katil çetelerine belli hedefler gösterilerek, her şeyi hesaplanan bir planla yürürlüğe konan bir Faşist eylemdir." (Belma Akcura, "Derin devlet oldu devlet" kitabından)

 

Eski İçişleri Bakanı Fehmi Güneş; "Birbirimizin üzerine atarak bunların altından kalkamayız. Ben bunun başka büyük planlarla, dünya ölçeğinde dünyayı düzenlemek iddiasında olanların planları yahut projelerine kanmak suretiyle meydana geldiği kanısını taşıyorum" dedi. Güneş, yapılmak istenin oradaki insanları öldürmekten ibaret olmadığını, asıl istenenin Türkiye’nin askeri yönetime devredilmesini sağlamak olduğunu vurguladı. Ecevit 'in arşivindeki belgelere bakılırsa, emekli Orgeneral Adnan Ersöz ve Türkeş'in de isimleri geçiyor. Ancak son dönemlerde gazeteci Can Dündar ve Rıdvan Akar'ın Bülent Ecevit’in arşivinde ortaya çıkardıkları "çok gizli" ibareli MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) belgeleri, olayın devlet tarafından organize edildiğini kanıtlayan resmi belgeler niteliğindedir. Hatta bu belgelerde olayları planlayan MİT elemanlarının isimleri de vardır. Ancak gazeteciler bilerek MİT elemanlarının isimlerini yazmamışlar. Maraş katliamının planlamasını, Ecevit’in üzerine "Çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir" notu düştüğü belgede; "MİT’ten '...'in müşterek planlamaları ile çıkarılmıştır. Türkeş oraya '...'in tavassutuyla '....'u tayin ettirerek Güney Bölgesini ele geçirmiş ve Maraş olayını rahatlıkla tertip ettirmiştir" ifadesinde geçen kişilerin kamuoyuna açıklanmasını istiyor. Yani bu belgeye göre, Maraş katliamının planlamasını, Türkeş'in dünürü de olan MİT Hukuk Müşavirinin içinde bulunduğu dört MİT mensubu yapmıştır. Bunların Türkeş, Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Yusuf Ö. olmak üzere, MİT’ten Şahap H. Ali K., Mehmet K., Avukat Metin E., Nart K. ve CİA'in müşterek planlamaları olduğu bilinir.

 

Sonuç: 36 yıl geçti ama eldeki o kadar delile rağmen katliamın sorumluları hala delillere rağmen ortada geziyor ve nice genç masum insan ölmüşken Kenan Evren gibi şahıslar neredeyse 100 yılı devirmiştir! Olayın bir numaralı sanığı Ökkeş Kenger (sonra Şendiller) yargılanmış ve beraat ettikten sonra "ödüllendirircesine" Maraş'ta Refah Partisi Milletvekili seçilmiştir. Ardından "İnsan Hakları" komisyonun parlamento sorumlusuydu. T.C. Parlamentosunu uluslararası platformlardan "İnsan Hakları temsilcisi olarak" temsil ediyordu. İnsan cellatları "insan haklarından" sorumlu oluyordu. Bu trajikomik durum, Türk devletinin gerçek karakterini ifade eden bir göstergedir.

 

Hala TV'lerde boy gösteren bu şahıs tüm delillere rağmen kitap çıkarmış ve hala olanları sol terör örgütlerine yüklemektedir ( suçladığı kişi Maraş'ta "Doktor Mustafa" olarak bilinen solcu Ermeni kökenli Garbis Altınyan'dır (Altınoğlu). Ayrıca bu olayları CHP örtbas ettiğini savunmaktadır. Madımak olaylarını ve Hrant Dink'in ölümünü de ona yüklenmekte. Ökkeş Kenger ve benzerlerinin Maraş katliamının sorumluluğunu, devrimcilerin ve hatta Ermenilerin üzerine atma ve kendilerini kurban gösterme çabasının, MHP de içinde olmak üzere, askeri ve "sivil" gericiliğin klasik yöntemi olduğu göz ardı edilemez. Zihniyetleri Süleyman Demirel'in; "Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz" sözleriyle özetlenebilecek olan bu baylar 6-7 Eylül 1955 saldırısını, Komünistlerin işi olarak göstermiş, 1 Mayıs 1977 katliamını "sol gruplar arasında çatışma" olarak yutturmaya kalkışmış, 

 

2 Temmuz 1993 Madımak Katliamını solcuların ve özellikle Aziz Nesin’in tahrikleri sonucu gerçekleştiğini ileri sürebilmişlerdir. Bu yöntem Maraş katliamına ön gelen dönemde de kitlelerin, dinsel gericiliğin ve şoven milliyetçiliğin etkisi altındaki en geri katmanlarını seferber etmek için kullanıldı. Örneğin, 18-19 Nisan 1978 Malatya olaylarında "Komünistler Hamido'yu öldürdü!" propagandası yapılmış, MHP eğilimli Ortadoğu gazetesi 9 Temmuz 1978 tarihinde "Kahramanmaraş Beyazıt Camii'ni solcular benzin dökerek yaktı" biçiminde bir yalan haber yapmış, 3 Eylül 1978 Sivas olayları sırasında gericiliğin etkisi altındaki kitleler "Alibaba Camisi bombalandı, ölenler var" yaygarasının yardımıyla sokağa dökülmüştü. Bu trajik olayların esas sorumluluğunun, içinde MHP’li figüranların da bulunduğu egemen sınıf ve onun efendilerine ait olduğunu unutmamak gerek. Bu halk kesimi böylesi saldırı, linç, terör ve yağma eylemlerine sürüklenmeye yatkın bir ruhsal biçimlenmeye sahip olduğunu hesaba katarsak, bu kuşkusuz ayrı bir tartışmanın konusudur.

 

Bir önemli kişi daha var: Ülkü Ocakları Genel Başkanı ve Ülkücü Gençlik Derneği'nin kurucusu Muhsin Yazıcıoğlu. Maraş Katliamları olaylarında suçlandı ama serbest bırakıldı. Ancak 1980 Askeri Darbesinde "MHP ve Ülkücü Kuruşlar Davasında" yargılandı ve 7 buçuk yıl yatıp sonra serbest bırakıldı. Maraş Katliamlarında da parmağı olan ve bunu Ermeni soluna yükleyen Muhsin Yazıcıoğlu'na yıllar sonra "kader intikam alırcasına" 2009 yılında Maraş bir uçak kazası sonucu mezar oldu! Vefat ettiğinde, cenazesine 700 bin kişi katılmıştır.

 

Sivas, Amasya, Ankara gibi illerimize birçok park ve caddeye onun ismi verildi. Ama burada enteresan olan, insanlarımızın ve devletin tutumu. Öldüğünde gazetelerin; "Demokrasi bir yiğidini yitirdi" diye başlık atmaları kadar acizler. Terör ve cinayet şebekesi önderiydi kendisi ve Susurluk olayına karışan Abdullah Çatlı denen zat onun için çalışıyordu (Papa suikastı, 12 Mart Katliamı, Savcı Doğan Öz, Abdi İpekçi suikastı, Bahçelievler'de 7 TİP öğrencisinin katliamı vs.. Uğur Mumcu neden öldürüldü sanıyorsunuz? 1980 öncesi kitlesel katliamlar (içlerinde değerli aydınlar) kurcalandığında altından MHP’nin yan kuruluşları olan ÜOD ve ÜGD’ye mensup ülkücü teröristler çıkmakta. Bunlardan olan bir insanın "Demokrasi Şehidi" çıkması ayrı bir ironi, hatta dramçünkü 1980 öncesi ülkücü dergilerde yazı yazan Muhsin Yazıcıoğlu bakın bir yayın organında demokrasi için neler söylüyor: "Demokrasi, Sosyalizm, Komünizm, Liberalizm, Faşizm, Nasyonalizm, Feodalizm… Nereden çıktı bunlar? İnsanlığın başına nereden bela oldular? Bunların hangisi insanlığı mutluluğa götürmüştür? İnsanlığın yaradılışına ters olarak yürütülmek istenen faaliyetlerin sesiyle yukarıda bahsi geçen idare sistemleri doğmuştur. Ve bütün insanlığı uçuruma sürüklemiştir... Demokrasi uyutmasıyla insanlık bazı inançsız toplumların menfaati doğrultusunda istismar edilmiş ve insafsızca sömürülmüştür. Batının ruhsuz azınlığı, demokrasi uyutmasıyla kapitalist zihniyete insanlığı hizmet ettirirken, Komünizme zemin hazırlamıştır" diyor. Demokrasiyi insanlığın başına bela olan bir sistem olarak gören Yazıcıoğlu; "Demokrasi uyutmasıyla kapitalist zihniyete insanlığı hizmet ettirirken” nasıl oluyorsa "Komünizme zemin hazırlamış" diyor. Ayrıca demokrasi insanların yaratılış gayesine ters imiş!

 

Dinsizlikle mücadele kahvehane taramak değildir!

 

Üniversiteden çıkan solcu öğrencilerin üzerine bomba atmak değildir! 7 TİP’li genci iple boğmak değildir!

 

Suç işleyen ülkücülerin peşine düşen savcıyı öldürmek değildir!

 

"POL-DER’li polisler bize işkence yapıyor" diye bu ülkenin polisine, askerine iftira etmek hiç değildir!

 

Cumhuriyetten, kanundan yana tavır alan bu ülkenin valisini, kaymakamını solcu, diye itham edip hedef göstermek değildir!

 

TÖB-DER'li öğretmenleri sokak ortasında kurşunlamak, fabrikalarda devrimci işçilerin emek mücadelesini provoke etmenin adına dinsizlikle mücadele denmez, emperyalizme uşaklık etmek denir! Din sadece bir kılıf, bir araçtır. Ve bu aracı Muhsin Yazıcıoğlu çok iyi  kullanmıştır.

 

AKP'ye her zaman her yerde destek olan Muhsin Yazıcıoğlu, AKP’nin bölücülüğüne ses çıkarmıyor ve yeri geldiğinde bölücülüğüne destek veriyordu. Solu bölücülükle suçlayan sağcıların asıl bölücü olduğu Muhsin Yazıcıoğlu’nun bu sözleriyle tekrar ortaya çıkmıştır. Daha doğrusu Muhsin Yazıcıoğlu, AKP’den farklı bir şey söylemiyor. Şeriatçılık ve Kürtçülük konusunda her konuda AKP ile hemfikir. AKP’den ayrı bir siyaset yapmak yerine AKP ile birleşseydi daha iyiydi! AKP Alevileri Sünnileştirmek isteyen zihniyetin bugünkü temsilcisidir. Türk-İslam sentezi projesiyle ülkeyi yönetmek isteyen AKP’nin Alevi açılımı açıklaması ilginçtir. Alevileri Sünnileştirme politikasının bugünkü ismi Alevi açılımı ise diyebiliriz ki doğrudur bir projeleri var. Buda Alevileri bir Sünni İslam çatısı altına alıp eritmek ve yok etmek projesidir. Bunu da Alevilerin içinde bazı kesimlere ekonomik olanaklar vererek, iktidar olanak ve imkanlarından yararlanmalarını sağlayarak kendilerinin bir parçası haline getirmek istiyorlar.

 

Kardeşçe yaşamak isteyen insanlar birbirine düşürülüyor, olaylar ört bas ediliyor, gerçek zanlılar kahraman ilan ediliyor, milletvekili oluyor, hala TV'lerde boy gösteriyor, dış güçler böl-yönet politikası ile ülkeyi kukla gibi yönetiyor, insanlar hala ayakta uyutuluyor ve ülkemizde ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR kelimeleri tamamen anlamını yitiriyor...

 

Ben olsam, resmi belgelerle kanıtlanmış Maraş Katliamında yakınlarını kaybedenlerin, en kısa sürede bir araya gelip bu katliamdan dolayı devlete tazminat davası açar ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin söz konusu katliamdan dolayı yargılanması için gerekli yerel veya uluslararası mercilere başvururdum. Baktım Türkiye’deki iç hukuktan bir sonuç alınmıyor, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde sömürgeci devletin yargılanması için davacı olurdum. Ölenlerin ardından ağıt yakılarak hesap sorulmaz, bence icraata geçmek gerek. Bunu bir nevi çağrı olarak algılayabilirsiniz...

 

Ayrıca bugüne kadar öldürülen Alevilerden özür dileyecekleri yere üstüne İstanbul'da 3. Köprüye 1511 yılında 60 bin Aleviyi katleden Yavuz Sultan Selim ismi verilmesi de ayrı bir rezilliktir! Köprüye verilecek binlerce isim varken, bu ismin verilmek istemesi tesadüf değildir ve ülke başındakilerin tutumuna apaçık ayna tutmaktadır! Sizi bilmiyorum, ama ben bu utanç tablosuna karşılık olarak o köprüden geçmemeye kararlıyım! Almanlar bile 6 milyon Yahudiyi katlettiklerini itiraf ederken, bizler bunu yapamıyoruz. Ülkemizi sevmek, gerçekleri inkar etmekle olmaz! Bunu inkar eden tüm tarihçileri şiddetle kınıyorum!

 

Bu katliamda hunharca öldürülenler herkesi saygıyla anıyor ve devletin yapamadığını bir Sünni olarak kendi ve benim gibi düşünen tüm insanlar adına yapıyorum: Tüm Alevi kardeşlerimden özür diliyorum...

 

Arzu Şen

 

Kaynakça: 

http://www.milliyet.com.tr/Guncel/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&Kategori=guncel&KategoriID=24&ArticleID=1031046http://www.sabah.com.tr/gundem/2011/12/22/katliami-ilk-kez-yayinlanan-goruntusu http://www.alevi-hannover.de/677/385-385.html http://www.alevikonseyi.com/alevi/13/23/33/43/433.html http://www.aschaffenburg-abkm.com/katliamlar/kmaras.html https://burcingenc.wordpress.com/tag/maras-katliami/http://www.internethaber.com/arinctan-3.-kopru-adi-aciklamasi-552739h.htm

http://www.youtube.com/watch?v=nTBO5MsgGmY

http://listelist.com/12-eylul-1980-neler-oldu/

 

Aziz Tunç "Maraş kıyımı" kitabı

Kommentar schreiben

Kommentare: 3
  • #1

    Alev T. (Mittwoch, 19 Dezember 2018 16:26)

    Çok güzel araştırılmış bir yazı, sizi tebrik ve teşekkür ederim. Bir Alevi olarak bunları duymak insana iyi geliyor. İyi ki varsınız...

  • #2

    Alev T. (Mittwoch, 19 Dezember 2018 16:28)

    Not: İyi geliyor derken yanlış anlaşılmasın. Yani duyarlığınız son cümleleriniz...Yoksa güzel bir tarafı yok tabi içeriğin :(

  • #3

    Y. Şahin (Mittwoch, 26 Dezember 2018 11:17)

    Çok korkunç bir olay. Okumakta bile zorlaniyor insan